1950-1960 Arası Türk Dış Politikasının Değerlendirilmesi

1950-1960 Arası Türk Dış Politikasının Değerlendirilmesi

1950-1960 Arası dönemde Türkiye'nin dış politikasının belirlenmesinde etkili faktör olarak görülen ülkeler ve gelişmeler

1950-1960 arası dönem savaş sonrası oluşan atmosferin gereklilikleri ve Demokrat Partinin dış politikaya yön verdiği yıllardır. Savaş sonrası SSCB liderliğinde oluşan Doğu Bloku ve ABD liderliğinde oluşan Batı Bloku arasında Türkiye’nin Batı eksenli dış politika izlemesinin başlıca nedeni; SSCB’nin savaş sonrasında Kars ve Ardahan’ı geri almak istemesi ve Boğazlarda yeniden bir düzenleme yapılmasını önermesidir. Truman Doktrini ve Marshall yardımları ile ABD ile yakınlaşan Türkiye yardımların devam etmesi ve batı eksenli dış politikanın bir gerekçesi olduğu düşüncesiyle NATO’ya üye olmak istemiştir. Türkiye bu süreçte 25 Temmuz 1950’de Kore Savaşı’nda ABD yanında yer almıştır. Bu girişim NATO’ya doğru atılan bir adım olarak nitelendirilmiştir. Ama ABD’nin Türkiye’yi NATO’ya katmasındaki neden değişen koşulların yarattığı endişedir. Türkiye’nin 18 Şubat 1952’de NATO üyesi olmasıyla ABD’nin Türkiye’ye arttırdığı yardımların amacı ABD’nin Türkiye’yi SSCB’den gelebilecek saldırılara karşı kullanabilmesidir. Stalin’in ölümünden sonra 30 Mayıs 1953 tarihli Sovyet notası ile ilişkiler normalleşmiş, Türkiye bu normalleşme sürecinde blok politikası izlemiştir. NATO üyeliği kapsamında Türkiye topraklarındaki Amerikan üsleri, askeri tatbikatlar, Türkiye’nin çevreleme politikasının parçası olması SSCB tarafından tehdit olarak algılansa da Türkiye blok politikalarından ödün vermemiştir. Bu yıllarda Demokrat Partinin Batı anlayışı ABD idi. Menderes hükümetine göre çağdaşlaşmak Türkiye’nin ABD’ye evrilmesiydi. Bu doğrultuda farklı olan toplum yapısı göz ardı edilmiştir. ABD’nin ekonomik yardımlarına güvenilerek plansız yürütülen ekonomide 1954’de sonra çatlak sesleri gelmeye başlamıştır. Türk Amerikan ilişkilerinden doğan ikili anlaşmaların yararlı olduğu kadar olumsuz etkilere neden olmuştur. Batı’ya (ABD) endekslenmiş dış politikamız SSCB tehditlerini püskürtmede etkili olmuş ama Batı’ya bu kadar güvenilmesi bizi olumsuz sonuçlar ile karşılaştırmıştır. Sovyetlerin 4 Ekim 1957 balistik füzelere sahip olduğunu gösteren gelişmeler ABD’yi endişelenmiştir. SSCB’yi saldırıdan caydırabilmek için NATO’nun ilk vuruş yeteneğini arttırmak isteyen ABD üye ülkelere Jüpiter füzeleri yerleştirmek istemiş birçok üye kabul etmiyorken Türkiye kabul etmiştir. Bu girişim ters tepmiş ve SSCB’yi daha çok tahrik etmiştir. Bu füzelere ilerleyen yıllarda büyük bir krize (Küba Füzeleri Bunalımı) neden olacaktır. Türkiye’nin Batı blokunun temsilciliğini yaptığı bir örnekte 1955 Badung Konferansıdır. Konferans bağımsızlıklarını yeni kazanan Afrika ve Asya ülkelerinin SSCB ve ABD karşısında varlığını korumayı amaçlamıştır. Türkiye bağlantısızlığın SSCB’ye yaracağını savunmuştur. 

1950’de sonra Türk dış politikasında önemli bir diğer gelişme Kıbrıs Sorunuydu. Kıbrıs'ta yaşayan Rumların enosis talepleri ve Yunanistan’ın enosisi gerçekleştirme çabası sorununda başlarda iki ülke arasında aynı blokta olmanın doğurduğu dostluk çerçevesinde tutum sergilenmiş ise de sorunun aldığı hal iki ülke arasındaki ilişkileri blok dışı bir tutuma dönüştürmüştür. ABD bu zıtlaşmanın NATO’ya zarar verebileceği kaygısı ile iki ülkeyi de uzlaştırmak istemiştir.  6-7 Eylül 1955 yaşanan olaylar (Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi üzerine Türkiye’de İstanbul ve İzmir’de Yunanlılara karşı eylemlerin gerçekleşmesi) sonrası Kıbrıs Sorununda Türkiye’nin yeni politikası “ya taksim ya ölüm” şeklinde oluşmuştur. Adada yıllardır bir arada yaşayan halk çatışmaya girince artan gerilimin dinmesi için Zürich ve Londra Konferansları gerçekleştiriliyor. Kıbrıs sorununun ilk aşaması Kıbrıs Sorunu’nun kurulması ile sona ermiştir. Bu kalıcı bir çözüm olmamış 1963’ten sonra adada karışıklıklar hız kazanmıştır. 

Ortadoğu’ya Sovyet müdahalesi engellemek amaçlı aslında Amerika’nın fikri olup Türkiye’nin gerçekleştirdiği Bağdat Paktı bölgenin üçe bölünmesine neden olmuştur. Bu pakt ile aynı amaca sahip Eisenhower Doktrini bölge ülkelerinin ekonomik sıkıntılarını çözmek istemiş ama bu doktrin de bölgenin ikiye ayrılmasına neden olmuş. 1956’da sonra Ortadoğu’da yaşanan bunalımlara karşı Türkiye’nin tutumu; ABD ve İngiltere’nin Nasır yönetimindeki Mısır için oldukça önemli olan Asvan Barajı projesinden çekilmesi üzerine Nasır’ın 1956’da Süveyş Kanal Şirketini millileştirmesi Süveyş Krizini doğurmuştur. İngiltere, İsrail ve Fransa Kanal bölgesine saldırmıştır. Türkiye İngiltere ve Fransa’nın uluslararası hukuka aykırı davrandığını ifade ederken olayda Mısır’ı suçlu bulmuştur ve Ortadoğu ülkeleri için güvenliğin Bağdat Paktı’na katılmaktan geçtiğini vurgulamıştır. Fransa ve İngiltere’ye karşı yumuşak tavır sergileyen Türkiye İsrail’e daha sert tepki göstermiş İsrail’deki elçisini geri çekmiştir. Aslında bu hamle İsrail ile ilişkileri kesmeyi amaçlamıyordu daha çok kendi kamuoyu ve Arap ülkelerinin tepkisinin olumlu olmasını sağlamayı hedeflemişti. Yani denge politikası sürmüş Arap ülkelerin Sovyetlere kayması ihtimaline dikkat çekmiştir. Ortadoğu’da meydana gelen bir diğer sorun olan Suriye Krizi; ABD Suriye’den gelebilecek bir saldırıya karşı Lübnan, Irak ve Ürdün’e askeri yardımlarını arttırması ve Türkiye-Suriye arasındaki gerilime müdahale olması SSCB’yi rahatsız etmiş ve kriz bloklar arası bir düzeye taşınmıştır. ABD Suriye karşısında Türkiye’nin yanında olacağını ifade etmiştir. Bu gelişme o dönemde yaklaşan seçimlerde kamuoyunun krize odaklanması ve kötü giden ekonomi eleştirilerinin durulması ve ABD’nin Ortadoğu’da Türkiye’nin önemli rol oynadığını anlaması ile sonuçlanmıştır. Son olarak bu olay Türkiye ile Arap ülkeleri arasını biraz daha açmıştır. 1958’de Irak’ta gerçekleştirilen askeri darbe Türkiye açısından Sovyetlerin yayılmacı girişimi olarak görülmüş ve darbe sonrası kurulan hükümet tanınmamıştır. ABD ve diğer Batılı devletlerin Irak’taki yeni hükümete karşı sert politikalar izlememesi Türkiye’nin da tavrını yumuşatmış ve Türkiye 31 Temmuz 1958’deyeni yönetimi tanımıştır. Bu tavır değişikliği Blok politikasına bir örnek olarak verilebilir. Bu darbeden sonra Ürdün ve Lübnan’da darbe girişimi ihtimalleri üzerine ABD ve İngiltere’nin müdahalesinde Türkiye İncirlik üssünün kullanılmasına izin verilmiş Türk Hava Kuvvetlerinin ABD’nin isteği doğrultusunda yardıma gönderileceği teklifinde bulunulmuştur. Bu girişimler SSCB ve BAC tepkilerine neden olmuşsa da Türkiye için önemli olan kötü giden ekonomi için tek umut olarak gördükleri Batı müttefikliğini sonuna kadar sergilemekti. İran’da Musaddık’ın iktidara gelmesi ve petrolü millileştirmesini Türkiye hoş karşılamamıştır. İngiltere ile İran’ın arasındaki petrol sorununda Türkiye İran’a yapılacak ambargoyu desteklerken İngiltere’nin yanında tutum sergilemiştir. İran ile bozulan ilişkiler CIA darbesi 1953’ten sonra normalleşmiştir 

1950-1960 arası dönemde Türkiye Batı eksenli politikalar sergilemiştir. SSCB’yi tehdit olarak algılamış ve bu tehdit karşısında ABD’ye güvenmiş ve onun yanında yer almıştır. Bu on yıllık süreçte Türk dış politikalarının Batı (ABD) politikalarının çerçevesi içerisinde belirlenmiş olduğunu görüyoruz. 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.